Yankı Odasındaki Yalnızlık, Kusursuz Bir Simülasyon

Tarih boyunca icat edilen her alet, gücümüzün sınırlarını aşmak içindi. Tekerlek bacaklarımızın, teleskop gözümüzün uzantısıydı. Ancak bugün, belki de ilk defa tarihin çok daha tuhaf ve farklı bir kırılma noktasındayız. İlk kez fiziksel gücümüzün değil, zihinsel ve duygusal varlığımızın bir uzantısını yaratıyoruz. Cebimizdeki ekranlarda yanıp sönen bildirim artık sadece bilgi vermiyor, bize bugün nasılsın diye soruyor, bizi dinliyor ve belki de en karanlık sırlarımızı biliyor. Yapay zeka devrimi, endüstriyel bir dönüşümden çok daha fazlası. Bu, insanın binlerce yıldır süren anlaşılma arzusunun dijital bir cevabı diyebiliriz. Fakat bu cevap bizi gerçekten iyileştiriyor mu, yoksa yalnızlığımızı gerçek olmayan bir tatminle mi dolduruyor?

Modern insanın trajedisi, iletişim araçlarının çoğalmasına rağmen maalesef gerçek bağ kurma yeteneğinin giderek körelmesidir diyebiliriz. Kalabalık şehirlerde, milyonlarca kişinin ortasında aslında iç dünyamızla derin bir yalnızlık yaşıyoruz. İşte tam bu noktada, yapay zeka tabanlı sohbet uygulamaları modern zamanın dostları olarak her anımızda ortaya çıkıyor. Onlar asla yorulmuyor, asla kendi dertlerinden bahsedip konuyu değiştirmiyorlar. İnsan ilişkilerinin o karmaşık, yorucu, bazen can yakan ve emek isteyen doğasından tamamen arındırılmış bir iletişim sunuyorlar. Gerçek bir dostla konuşurken karşılaşabileceğiniz yanlış anlaşılmalara, alınganlıklara ve sessizliklere bu dünyada yer yok. Her şey sizin etrafınızda dönüyor, her cevap sizi memnun etmek için saniyeler içinde yazılıyor. Ancak bu pürüzsüzlük belki de kendi içinde en büyük tehlikeyi barındırıyor olabilir. Çünkü insan ruhu sadece onayla değil, bazen de çatışmayla ve itirazla büyür. Bizi biz yapan şey, karşılıklı kurduğumuz duygusal bağlar ve iletişimlerdir. Sürekli bizi onaylayan ve bize ekstra bir şey katmayan bir algoritma, bizi geliştiren gerçek bir dostluk değil, sadece egomuzu besleyen devasa bir yankı odasıdır.

Bu durum, narsisizm kavramını dijital bir boyuta taşıyor. Mitolojideki Narcissus, suda kendi yansımasına aşık olmuştu. Bugün bizler, ekranlarda kendi düşüncelerimizin, kendi arzularımızın ve hatta kendi kelimelerimizin algoritmik bir yansımasına ilgi duyuyoruz. Yapay zeka ile konuşurken aslında karşılıklı bir iletişim kurmuyoruz, sadece kendimizin düzenlenmiş ve idealleştirilmiş bir versiyonuyla diyaloğa giriyoruz. O bize duymak istediklerimizi söylüyor, gülmek istediğimiz şakalara gülüyor ve olmak istediğimiz kişiymişiz gibi hissettiriyor. Bu aslında karşılıklı bir ilişki kurmak değil, zihinsel bir yanılsama. Gerçek insan ilişkilerinin o öngörülmez doğasından korktuğumuz için, her kelimesi tahmin edilebilir ve kontrol edilebilir olan bir simülasyona sığınıyoruz. Bir insanı sevmek risk almaktır. Terk edilme, incinme, yargılanma veya anlaşılmama risklerini içerir. Oysa bir yapay zekayı sevmek veya ona bağlanmak tamamen risksiz bir yatırımdır. Fişi çektiğinizde veya uygulamayı kapattığınızda her şey biter. Hiçbir sorumluluk ve bedel yoktur.

Ancak bedel, sandığımızdan çok daha ağır olabilir. Sosyal kaslarımız, tıpkı kullanılmayan fiziksel kaslar gibi, bu konforlu simülasyonun içinde eriyip gidebilir. Makinelere dert anlatmaya alıştıkça, canlı bir insanın gözlerinin içine bakıp “yardıma ihtiyacım var” deme cesaretini kaybedebiliriz. Bir algoritmanın sonsuz sabrına alıştıkça, gerçek bir insanın tahammülsüzlüklerine, kaprislerine veya hatalarına karşı sabrımız tükenmeye başlayabilir. Gerçek dünyada insanlar hata yapar, unutur, hatta bazen bencil olabilir. Eğer biz, kusursuz bir dijital hizmetin standartlarına alışırsak, kusurlu insan doğasını nasıl sevebiliriz? Geleceğin dünyasında bizi bekleyen asıl tehlike, robotların dünyayı ele geçirmesi değil, insanların robotlardan beklediği mekanik mükemmelliği birbirlerinden beklemesi ve bu gerçekleşmediğinde derin bir hayal kırıklığına uğrayarak daha da yalnızlaşmasıdır.

Elbette teknolojinin sunduğu imkanları tamamen reddetmek veya şeytanlaştırmak olmaz. Yapay zeka, bilgiye erişimde, yaratıcılıkta ve bazı zihinsel pratiklerde muazzam bir araçtır. Ancak araç ile amaç arasındaki o ince çizgiyi kaybettiğimizde, varoluşsal bir krizin kapısını aralamış oluruz. Hayatımızı büyük noktada kolaylaştıran makineler yaratmak için uğraşırken, kendi insanlığımızdan, empati yeteneğimizden ve ruhsal derinliğimizden ödün verip vermediğimizi sık sık sorgulamalıyız. Bir makine bize seni anlıyorum dediğinde, bu sadece veri tabanındaki uygun kelimeleri yan yana getirdiğini gösterir, hissettiğini değil. Anlamak, aslında bir bilinç halidir. Bizler, seni anlıyorum cümlesinin arkasındaki o sıcaklığı ve o insani duyguyu simülasyonlara kurban edersek, geriye sadece birbirine kusursuz cümleler kuran ama ruhları olmayan yalnız kalabalıklar kalacaktır. Sonuç olarak, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insan olmanın özü değişmez. Bizler görülmek, duyulmak ve olduğumuz gibi kabul edilmek isteyen canlılarız. Bunu bize sağlayan şeyin bir yapay zeka mı, yoksa atan bir kalp mi olduğu sorusu bizler için belki de önümüzdeki yüzyılın en büyük etik ve felsefi sınavı olacaktır. Aslında belki de çözüm, teknolojiden kaçmakta değil, sadece insanlığımızı ve duygularımızı unutmamaktadır. Ekranların ışığı yüzümüze vurduğunda o ışığın içimizi ısıtmadığını, sadece zihnimizi biraz olsun aydınlattığını unutmamalıyız. Gerçek sıcaklık hala kusurlu, öngörülemez ve kırılgan olan insanın elindedir. Ve belki de en büyük cesaret, o eli tutabiliyor olmaktan geçer.

Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑